3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşması, Osmanlı'daki büyük yıkımın belgesiydi. Anlaşmaya göre, Romanya Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oluyorlar; ayrıca Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar inen koskoca bir Bulgaristan kuruluyordu. Osmanlılara sözde Bosna-Hersek ve Arnavutluk bırakılıyordu ama, bunlarla bir kara bağlantısı bile yoktu. Avrupa Türkiyesi ikiye bölünmüş, Bulgaristan'ın Ege'ye inmesiyle tuhaf bir coğrafi durum ortaya çıkmıştı. Batıda kalan toprakların, kısa bir zamanda elden çıkması kaçınılmazdı. Osmanlılar, Balkanlardan atılıyordu. Ayrıca Rusya, bir kısım savaş tazminatına karşılık Kars, Batum, Ardahan'ı almıştı.
1669 Karlofça yenilgisinden sonra küçük kayıplarla toprak bütünlüğünü korumuş olan Osmanlı, Ayastefanos Anlaşması ile iyice sarsılıyordu.
Rusya'nın Osmanlı toprakları üzerinde böylesine büyük bir tahakküm kurmasına ve Akdeniz'e inmesine sessiz kalmak istemeyen Avrupa'nın diğer büyük devletleri telaşlanmışlardı. Rusya'nın Osmanlı'ya savaş açmasına Bosna-Hersek karşılığında sessiz kalan Avusturya, tüm Balkanların Slavların kontrolüne girmesine razı olmadı. Üstelik, Bosna Bosna-Hersek de kendisine bırakılmamıştı.
Avrupalı büyük devletler, Rusya'nın Akdeniz'e inmesini engellemek üzere Osmanlıdan yana tavır koymaya başladılar. İngiltere, Akdeniz'in güvenliği açısından son derece stratejik öneme sahip olan Kıbrıs'ı istiyordu. Abdülhamit buna razı oldu ve Kıbrıs, İngiliz himayesine terk edildi.
Avrupalı diğer devletlerin baskısına dayanamayan Rusya, sonunda Ayastefanos Antlaşmasının Berlin'de yeniden görüşülmesine razı oldu.
BERLIN ANTLASMASI
Alman Başbakanı Bismark'ın başkanlığında bir ay devam eden toplantılar sonunda, 13 Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması ile Ayastefanos Anlaşmasının pek çok hükmü, Osmanlıların lehine bir hayli değişikliğe uğradı. Romanya, Sırbistan, Karadağ bağımsızlıklarını korudular, ancak sınırları Ege'ye dayanan Bulgaristan küçük bir prensliğe indirildi. Bulgaristan ile Osmanlı arasında "Doğu Rumeli" adı ile bağımsız bir yönetim kuruldu. Şeklen Osmanlı egemenliğinde görünmekle beraber, Bosna-Hersek de Avusturya'ya devredildi. Ne savaşta, ne barış görüşmelerinde, ne de Ayastefanos Barış Antlaşmasında olmamasına rağmen, Yunanistan'a da yeni topraklar verildi. Girit adası Osmanlılara bırakıldı; ancak, reform yapmak zorunluluğu getirildi. Bu reform, yalnız Giritlilerle ilgili değildi; Balkanlar başta olmak üzere tüm Osmanlı ülkesinde, Ermenilerin de yararlanacakları bazı düzenlemeler söz konusuydu.
Kafkaslarda Batum, Kars ve Ardahan yine Ruslara verilmiş, Osmanlı'nın Rusya'ya yüklü bir savaş tazminatı ödemesi karara bağlanmıştı. Kıbrıs, bazı koşullar sayılmazsa, İngiltere'ye bırakılıyordu.
Ayastefanos'a göre ikiye bölünen Balkanlardaki Osmanlı toprakları, Berlin Anlaşmasıyla birleştirilmişti. Berlin Antlaşması'na göre Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlardaki toprağının ve nüfusunun beşte ikisini kaybetmişti.
Berlin Antlaşması, Ruslar ve özellikle zahmetsizce "Büyük Bulgaristan"ı kuruveren Bulgarlar için büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Diğer Balkan milletleri de memnun değildiler. Berlin Anlaşması da bölgeye barış getirmedi. Osmanlının çekilmek zorunda kaldığı Balkanlarda yaşayan milletler, kendi aralarında sürtüşmelere başlamışlardı. Bu durum, 1878 tarihli Berlin Antlaşmasından 1912 Balkan Savaşına kadar 35 yıl sürdü.
BERLIN ANTLASMASINDAN SONRA
Barışı sağlamak amacını güden Berlin Antlaşması, barış değil, savaş belgesi olmuştu. Avrupalı büyük devletlerin hazırladığı Doğu Sorunu'na, Berlin anlaşmasından sonra yeni devletler dahil olmuştu. Onlar da Osmanlı mirasından pay istiyorlardı. Bağımsızlığına kavuşan Balkan devletlerinin sınırlarını genişletmeleri, Doğu Sorunu'nun mimarlarını da sıkıntıya sokuyordu.
1881'de Romanya Prensi Karol, bir yıl sonra da Sırbistan Prensi Milan krallıklarını ilan ettiler. Bulgar Prensi Aleksandr da kendi krallığına hazırlanıyordu. Bunun için de ilkin, Güney Bulgaristan olarak tanımladığı "Doğu Rumeli" ile bütünleşmesi gerekliydi. Berlin Antlaşması gereğince bir Hıristiyan vali yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Doğu Rumeli, zaten ne zamandır Bulgar komitecilerinin cirit attıkları bir bölge görünümündeydi. Bir kaç yıl sonra, 13 Eylül 1885'de Doğu Rumeli ayaklandı. Filibe'de kansız bir darbe ile yönetimi ele alan ve yabancı valiyi kovan Bulgarlar, ülkenin Bulgaristan Prensliğine bağlandığını ilan ettiler.
Bu oldu-bitti karşısında, dengelerin Bulgaristan lehine bozulmasını istemeyen diğer Balkan devletleri harekete geçtiler. Sırp Kralı Milan, Bulgarların topraklarına kattıkları Doğu Rumeli'de bazı yerlerin Sırbistan'a ait olması gerektiğini ileri sürerek 14 Kasım 1885'de Bulgaristan'a savaş açtı. Bulgarlara yenilen Sırp Kralı Milan, 4 ay sonra imzalanan Bükreş Antlaşmasıyla yeni durumu kabullenmek zorunda kaldı. Balkan devletleri, artık kendi aralarında toprak kavgalarına başlamışlardı. Yunanistan da ayaktaydı. Seferberlik hazırlığı yapan Yunanistan, Berlin görüşmeleri sırasında alamadığı Yanya'nın kendisine verilmesini istiyordu. Bulgar oldu-bittisini sineye çeken Abdülhamit, bu sefer kesin tavır almış ve Ahmet Eyüp Paşa komutasında Türk ordusu Yunan hududuna yanaşmaya başlamıştı. Yeni bir savaş ihtimalini göz önünde bulunduran Avrupa'nın büyük devletleri, Osmanlı'dan yana tavır koyunca, Yunanistan elindekiyle yetinmek zorunda kaldı.
Fransızlar, Berlin Antlaşmasından 3 yıl sonra 1881'de, bir Osmanlı eyaleti olan Tunus'u işgal ettiler. Bundan 1 yıl sonra 1882'de İngilizler, Mısır'a çıktılar. Kıbrıs daha önce zaten elden çıkmıştı. Afrika'daki Osmanlı egemenliği, Libya dışında tarihe karışıyordu. Girit'te de ayaklanma hazırlıkları yapılıyordu.
Girit, 19. yüzyıl biterken, 1896'da yeniden ayaklandı. Osmanlılar ayaklanmayı bastırmaya çalışırken, Girit'e asker çıkaran Yunanlılar, adanın bağımsızlığını ilan ettiler. Bir Osmanlı - Yunan savaşını önlemek için araya giren Avrupalı büyükler, baskı yaparak Girit'in özerkliğini sağladılar. Yunanistan Girit'in bağımsızlığını istiyordu.
Osmanlı-Yunan savaşı böyle bir ortamda başladı. 1897 Nisanında Yunan ordusu Osmanlı topraklarına girdi. Ethem Paşa komutasındaki ordu, Teselya'daki; Ahmet Hıfzı Paşa komutasındaki ordu da Epir'deki Yunan kuvvetlerini ezerek Atina'ya doğru yürümeye başladı. Avrupalıların araya girmesiyle ateşkes ilan edildi. Bir ay süren savaş, 20 Mayıs 1897'de bitmişti.
ORDU SIYASETE KARISIYOR
Meşrutiyetin ilanından iki yıl sonra (1910), Makedonya yine eski terör günlerine dönmüş; Osmanlı başkenti ise, iktidar boşluğuna teslim olmuştu. Ne İttihat ve Terakki dizginleri tam anlamıyla eline alabiliyor, ne muhalifler yönetime sahip çıkabiliyordu. Sık sık hükümet değişiklikleri yaşanıyordu. Halk şaşkın ve umutsuzdu. Ayaklanmalar ve Trablusgarp savaşı yüzünden, zaten ayakta güçlükle duran ekonomik yapı iyice bozulmuştu.
1911 yılına gelindiğinde, değişik muhalefet grupları "Hürriyet ve İtilaf Partisi"nin çatısı altında toplanmış ve o günden sonra "İttihat ve Terakki" ile "Hürriyet ve İtilaf" partileri arasında amansız bir mücadele başlamıştı. İki parti arasındaki bu çirkin boğuşma, 1923'lere kadar Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı boyunca 14 yıl sürüp gidecekti. Mustafa Kemal Paşa yönetimi bile, binbir güçlük içinde Anadolu'da Kurtuluş mücadelesini sürdürürken "İttihatçı" diye horlanacaktır. Balkan Harbi öncesinde Osmanlı'nın başkenti kötü bir particilik kavgasına dalmıştı.
Bu kavgada, ister istemez askerler de yer alıyorlardı. Çünkü İttihat ve Terakki'nin vitrininde bulunan Talat, Doktor Nazım, Hüseyin Cahit gibi sivil liderler, Abdülhamit'e baş kaldıran Enver, Niyazi gibi askerlerden güç alıyorlardı. Özellikle 31 Mart ayaklanmasının, İttihatçı subayların oluşturduğu "Hareket Ordusu" ile bastırılmasının ardından, İttihat ve Terakki ile ordu iç içe faaliyet gösteriyorlardı. Karşıt fikirdeki subaylar da muhalif partide toplanmışlardı. 1911'lerde İstanbul'da kurulan "Halaskar Subaylar Derneği", önceleri gizliden gizliye, sonra açıktan açığa İttihatçıların karşısındaki yerini almıştı.
Mevcut Meclis'le işlerin yürümeyeceğini düşünen İttihatçılar, Sait Paşa Hükümetini zorlayarak, Ocak 1912'de Meclis'i feshettirdiler ve seçime gittiler. İttihatçıların polis ve jandarmayı da kullanarak yürüttükleri seçim, büyük baskısı altında geçti. Seçimin galibi İttihatçılar olmuştu ama, muhalifler de ayaklanmışlardı. Seçimleri "Sopalı Seçim" olarak adlandıran İtilafçılar, sonuçları tanımadıklarını açıkladılar.
Halaskar Subayların baskısı ile Sait Paşa Hükümeti 18 Temmuz 1912'de çekilmek zorunda kaldı. Onun yerine, daha önce başbakanlık yapmış kişilerin de bakan olarak yer aldığı "Büyük Kabine" kuruldu. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın başkanlığındaki yeni hükümet işe başladığında parti çekişmeleri bütün hızı ile devam ediyor, politikacısı, politikaya karışmış askeri, basını ve gizli-açık dernekleriyle İstanbul, tam bir kaos yaşıyordu. Her iki taraf için de "Memleket elden gitmekteydi" ve ancak kendi düşüncelerinin uygulanmasıyla kurtulabilirdi(!)
İstanbul, 450 yıl önceki halini, Fatih'in kapılarını zorladığı köhne Bizans'ın son günlerini hatırlatıyordu. İsmet İnönü'nün dediği gibi "Meşrutiyet ileri gelenlerinin iç siyaset yönetimindeki tecrübesizlikleri, eski devlet adamlarının ehliyetsizlikleriyle birleşince iç politikada huzur kurulamamış"dı.
YUNANISTAN GIRIT’LE BIRLESIYOR
Yunanistan Kralı Yorgi, Avrupa gezisini yarıda keserek Atina'ya dönüşünde kendisini karşılayan büyük bir kalabalık "Kurtuluş günü geldi" diye haykırarak sevincini belirtiyordu. 11 Ekim'de Veliaht Prens Konstantin, Teselya'daki ordunun komutasını almak üzere, ordu karargahına hareket ediyordu.
Ortak notanın verilişinden bir gün sonra 14 Ekim'de Yunanistan, Girit'le birleştiğini ilan ediyordu. Girit milletvekillerinin Yunan meclisine kabulünü savaş sebebi sayacağını bildiren Osmanlı Hükümetinin bildirisi karşısında Başbakan Venizelos, daha önce yapamadığı işi, şimdi uygulamaya koyuyordu. Başbakan Venizelos parlamentoda Girit milletvekillerini alkışlarla karşılayan Yunan milletvekillerine şöyle sesleniyordu:
"Adanın Yunanistan'la birleşmesi yönünde Girit meclisinin verdiği kararı aynen kabul ediyoruz. Yunanistan'la Girit'in artık bir tek parlamentosu olacağını kesin olarak ilan ediyorum."
BARIS GORUSMELERI
Barış görüşmeleri, ateşkesten 14 gün sonra 16 Aralık 1912'de Londra'da başladı. Londra'ya Yunan delegeleri de gelmiş ve toplantıya girmişlerdi. Osmanlı delegesi, haklı olarak, Yunanistan'la ateşkes imzalanmadığını, bu nedenle onlarla barışın konuşulamayacağını ileri sürdü. Fakat büyük devletlerin ve Balkanlıların baskısı sonucu, Yunanlıların da katılmasını kabul zorunda kaldı. Yunanistan ile Osmanlıların savaş halinde olması, Balkanlıların işine geliyordu. Çünkü Yunan donanması, Osmanlıların ateş kesilmesinden yararlanarak Makedonya'daki Batı Ordusu'na yardım göndermelerini engelliyordu.
Görüşmelerde Balkanlı müttefikler, askeri zaferlerinin de verdiği avantajla, Osmanlı delegelerinin önerilerini hiç dikkate almıyor, kendi dediklerini zorla kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Büyük devletler ise, her zamanki gibi, Balkanlılarda yana idiler. İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya, İtalya büyükelçileri de, 17 Aralık'tan itibaren resmen kendi aralarında toplanmaya başlamışlar ve görüşmeler boyunca bazı kararlara vararak bunların uygulanması için baskılarını arttırmışlardı.
Balkan ülkeleri ve büyük devletlerin istekleri şunlardı:
Tekirdağ'ın Doğusundan Karadeniz'in kıyısında Midye'nin Doğusundaki Malatra Körfezi'ne çizilecek bir hattın Doğusu (Yani Çatalca Yarımadası) ile Gelibolu Yarımadası Osmanlılara bırakılıyor; bunun dışındaki tüm Avrupa toprakları Balkanlı müttefiklere terk ediliyordu. Bundan başka Osmanlılar, tüm Ege adalarından ve Girit adası üzerindeki bütün haklarından da vaz geçecekti. İstanbul, Osmanlılara bırakılıyordu; ancak, onun dışındaki tüm Türkiye Avrupa'sı elinden alınıyordu.
Koşullar Osmanlılar için çok ağırdı. Avrupalı bütün devletler "Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Balkanlardaki statünün değişmeyeceği" konusundaki sözlerini çoktan unutmuşlardı. Çünkü, henüz savaşın başlamadığı o günlerde böyle bir sonuç hiç kimsenin aklına bile gelmiyor, çoğu devletler bir Osmanlı zaferi bekliyorlardı.
Başbakan Kamil Paşa, Osmanlı delegesi Mustafa Reşit Paşa aracılığı ile bu ağır koşulları yumuşatmaya boşuna uğraştı. Hükümet, Edirne'nin kesinlikle kendilerinde kalmasını, Makedonya ve Arnavutluk'un kendisine bağlı özerk eyaletler haline getirilmesini, Ege'deki adalara dokunulmamasını istiyordu.
Çetin görüşmeler uzadıkça Osmanlı Delegesi Reşit Paşa, hükümetten aldığı talimat gereğince, yavaş yavaş geriledi. Girit'ten vazgeçilmişti. Sonra sırasıyla Makedonya, Arnavutluk ve Meriç Batısı (Batı Trakya) da bırakıldı; hatta İmroz ve Bozcaada dışındaki Ege Adaları da bırakıldı. Ama Edirne ve Doğu Trakya kesinlikle elimizde kalmalıydı.
Balkan devletleri ve Balkanlıları kendi taraflarına çekmeye, onlara yaranmaya çalışan büyük Avrupa ülkeleri, kendi koşullarında ısrar ediyorlardı. İş çıkmaza girmişti. Osmanlı hükümetinin bu koşulları kabul etmesi olanaksızdı. Bu nedenle görüşmeler, başladığının üçüncü haftasında, 6 Ocak 1913 günü kesildi.
Halbuki Balkanlılarla Osmanlılar arasında başlayacak yeni bir savaş tehlikeli olabilir ve barut fıçısı üzerinde oturmakta olan Avrupa'ya da sıçrayabilirdi. Avrupalı büyükler (İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Almanya, Avusturya) on gün sonra 17 Ocak'ta Babıali'ye ortak bir nota vererek, Londra Konferansı'ndaki koşulları derhal kabul etmesini istediler. Büyüklere göre aksi halde yeni bir savaş, Osmanlı devletini daha da güç bir duruma sokabilirdi.
Durum gerçekten kritikti. Bütün kozlar Balkanlıların elindeydi. Tüm Rumeli'yi, silah zoru ile almışlardı. Askeri alanda olduğu gibi politik alanda da, Avrupalı büyüklerin desteği ile, üstünlük onlardaydı. Üstelik İstanbul ve hatta Anadolu bile tehlikede sayılırdı. Avrupa basınında, Yunan Ordusunun Ege kıyılarına çıkmak için hazırlandığı, Bulgarların Gelibolu'yu veya Güney Marmara kıyılarını istila niyetlerinden bahsediliyordu.
Bunlardan başka Anadolu ve Suriye huzursuzdu, yeni ayaklanmaların çıkması an meselesiydi. Hazinede para kalmamış, ekonomi neredeyse durma noktasına gelmişti. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Partisi arasındaki çekişme doruk noktasına varmıştı. İttihatçılar, Kamil Paşa Hükümetinin İtilafçıların elinde bir oyuncak olduğunu ve mevcut utanılacak durumun bütün günahının İtilaf Partisine ait bulunduğunu ileri sürüyorlardı. İstanbul kaynıyordu...
Kamil paşa Hükümeti, dış ve iç baskılar karşısında şaşkındı. Bütün Rumeli'nin ve özellikle Edirne'nin kaybına razı olmak çok zordu ve çok sorumluluk gerektirirdi. Ancak yapacak bir şey de yoktu; millet meclisi ne zamandır dağılmıştı. Kamil Paşa'nın isteği üzerine Padişah Mehmet Reşat, "Saltanat Şurası"nı toplantıya çağırmayı kabul etti. Kamil Paşa, hiç olmazsa sorumluluğu paylaşmak istiyordu.
Avrupalı büyüklerin notasından beş gün sonra 22 Ocak'ta Saltanat Şurası halinde toplanan memleketin ileri gelen asker ve sivil kişiler de barış koşullarını kabulden başka çare bulamamışlardı. Maliye Bakanı memleketin ekonomik ve mali yönden perişanlığını, Dışişleri Bakanı Norandunkyan ise savaşın yeniden başlaması halinde Rusya'nın da savaşa katılması olasılığını anlatıyorlardı. Saltanat Şurası, Edirne'yi bırakıyordu ama, şu ayrıcalığı istiyordu: Edirne Türklerine dini ve sosyal bazı haklar verilmeliydi.
BATI TRAKYA GECICI TURK HUKUMETI
Yalnız Kırklareli ve Edirne de değil, Meriç Nehri'ne kadar olan bütün Doğu Trakya kurtarılmıştır. Bununla da kalınmaz, Meriç'ın Batı yakasında atlanmak istenir. Ama Avrupalı büyüklerin bu sefer tepkisi daha da sert olur. Osmanlı devletinin ise, o günlerde yeni bir karışıklığa ve hele yeni bir savaşa takati yoktur. Ordu durur ama, Teşkilatı Mahsusa subaylarının komutasındaki gönüllü milisler nehri atlayarak Batı Trakya'ya geçerler. Ordu tarafından silahlandırılan milisler, subay ve erlerle takviye edilmişlerdir. Babıali ise, milislerin hükümetle ilgisi bulunmayan bölge halkı milisleri olduğunu söyleyerek, kendini temize çıkarmaktadır.
Gönüllü milisler, Bulgar ordusunun önceden boşalttığı köy ve kentlere ulaşır. Halkının da çoğu Türklerden oluşan Dimetoka, Gümülcine ve Kırcaali'ye kadar bütün yerler kurtarılır. Bölge halkı da ayaklanmıştır. Milisler orada da kalmaz, Serez'i de kurtararak Yunan sınırına dayanırlar. Böylece Bulgaristan'ın Ege ile olan bağlantısı kesilmiş, Yunanlılarla yeniden komşu olunmuştur. Meriç Batısındaki Batı Trakya'da "Batı Trakya Geçici Türk Hükümeti" adı ile bağımsız bir yönetim kurulur.
LONDRA ANTLASMASI
Denizlerde bunlar olurken, karada savaş hemen hemen bitmiş gibiydi. Çünkü Arnavutluk, Makedonya, Trakya, -bir kelime ile Rumeli- için çıkan kavga, buraların Balkanlılar tarafından hızla istila edilip ve paylaşılmasından dolayı sona ermişti. Resmen savaş hali devam ediyordu ama Balkanlı dört devlet alacaklarını almış, yenik Osmanlıların da kaybettiklerini geri alacak takati kalmamıştı.
Makedonya taraflarında, birbiri peşi sıra kaybettiği savaşlardan sonra Türk Batı Ordusu elde kalan kuvvetleriyle Güney Arnavutluk'a çekilmiş ve silahlar susmuştu. Arnavutluk, savaştan 1.5 ay sonra, 29 Kasım 1912'de bağımsızlığın ilan etmiş ve bunu büyük Avrupalı devletler de tanımışlardı. Her ne kadar bu durum, yazlı bir anlaşmaya dönüştürülmemiş ve Arnavutluk sınırları ayrıntılarıyla saptanmamışsa da, yine de Sırplar, Yunanlılar ve Karadağlılar Arnavutluk'a girmekten çekiniyorlardı. Bu yüzden Güney Arnavutluk'taki Türk Batı Ordusu askerleri, yazılı anlaşmaya bağlanmayan bir güvenlik içindeydiler.
Son olarak Yanya'nın kaybından sonra tümüyle Arnavutluk topraklarına çekilmiş, silahlarının çatmış ve dövüşe son vermişlerdi. Şimdi silah sesleri yalnız İşkodra kalesinden, Makedonya ve Arnavutluk yörelerinin ufacık bir köşesinden geliyordu... Orada Karadağ ve Sırp kuvvetlerine karşı bir avuç Türk, savaşın ilk günlerinden beri yiğitçe karşı koyuyor, Batı Ordusu her yerde savaşı terk ettiği halde onlar mücadeleyi bırakmıyorlardı.
Trakya'da ise Türk ve Bulgar orduları Çatalca ve Gelibolu yarımadalarının daracık cephelerine sıkışmışlar, toprak siperlere gömülmüşler, karşılıklı bekliyorlardı. Türk kuvvetlerinin başarısız Şarköy harekatından sonra iki taraf da duruma razı olmuş görünüyorlardı. Savaş kilitlenmiş, iki tarafın da beklemekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı. O günlerde, Edirne savunması da çökünce, artık Meriç boylarındaki silah sesleri de son bulmuştu...
İttihat Terakki'nin Mahmut Şevket Paşa Hükümeti, Şubat 1913'den beri bir barış arayışına girmişti. Şarköy çıkarmasının, Bulgarların yenilemeyeceğini kanıtlanmasından sonra, bu arzu daha da artmıştı.
Memleketin iç durumu da hiç iyi değildi. Ekonomi büsbütün kötüleşmiş, yokluk ve pahalılık dayanılmaz bir hal almıştı. Savaşın yol açtığı açlık ve sefalet, kolera ve diğer korkunç hastalıkları yeniden ortaya çıkarmıştı.
Hükümetin aşması gereken bir başka önemli problem de göçmenlerin durumuydu. Cemal Kutay, o günlerin sefalet manzaralarını bizzat gözlemleyen bir yabancı yazardan şunları nakleder:
"İstanbul, Rumeli'nden kopup gelen muhacirlerle dolu idi. Dünyanın az yerinde, hicretin böylesine faciaları beraberinde taşıyabildiğini söylemekte asla abartma yoktur: Gelenler arasında aile fertleri tam olanlar denebilir ki yoktu. Ya, kudurmuş bir intikamın süngülerine hedef olmuşlar, yahut salgın hastalıklardan, bilhassa yedi saatlik ıstıraplı bir iniltiden sonra öldüren koleraya kurban gitmişler veya yanan evlerinin içinde kemik yığını haline gelmişler, en mesut ihtimal olarak da, başka bir muhacir kafilesi içinde kaybolmuşlardı.
İstanbul'un camileri, mescitleri, medreseleri ve bunlara sığamayanlar da, şehrin her tarafında sık sık rastlanan yangın harabelerine sığınmışlardı. Kızılay'ın yetersiz yardımlarına, şehrin bilhassa orta sınıf, yani bizim tabirimizle burjuvazi diyebileceğimiz kesimin eklenen yardımlarıyla, şanslı olanlar biraz emek edinebiliyorlardı.
Hükümet için bunların yerleştirilmesi, başarılamayan büyük bir görev halinde idi. Türk yetkililere başta Amerika olarak dünya milletlerine başvuruyu önerdim. Yetkililer öyle bir şaşkınlık içinde idiler ki, ertesi gün ne olabileceğini tahmin edemeyecek bir güvensizliğe kapılmışlardı.
Fakat aynı İstanbul'un bu facialarla ilgilenmeyen bir başka toplumu daha vardı ki, bunlar, başkenti dolduran yabancılar önünde kendi zenginliklerini göstermek merakındaydılar. Bunlar arasında hanedana mensup bazı şehzadeler ve sultanlar da vardı. Saraylarda, gösterişli hayat devam ediyordu. Mevsim yazdı. Gazetem 'Maten' için fotoğraf çeken arkadaşım, Boğaziçi'nde sandal sefalarına çıkmış olan yüzleri açık ve feraceli hanımların kayıtsızlık içinde ve hiç bir şey yokmuşçasına gezintilerini tespit etti..."
İmparatorluk Viyana'lara kadar gidip durakladığından ve ondan sonra da gerilemeye başladığından beri, anayurda doğru Türklerin göçü başlamıştı. Fetih devrinde Balkanlara doğru yürüyen Türk göçü, ondan sonra tersine dönmüştü. Bu kaçış, her seferinde daha da hızlanmaktaydı. 1829'larda Balkanlarda yeni devletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları sıralarda yeni bir göç dalgası daha ortalığı kaplamıştı. Hele 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, bu göçü doruk noktasına çıkarmıştı.
Balkan Savaşı, gerileye gerileye Balkanlara sıkışıp kalan son Türklerden bir kısmını da yerinden yurdundan etmişti. Gelenlerin düzenli bir şekilde iskan edilememesi yüzünden, göçler zor ve sancılı oluyordu. Göçmenlerin sayısı da doğru kaydedilemiyordu. 1829'larda Kırım'dan göçe zorlananlarla birlikte Balkan göçmenlerinin sayısının ortalama 300.000'i bulduğu sanılıyordu.
Prof. Toynbee, Osmanlı resmi kaynaklarına dayanarak, sadece 1912-1913 Balkan Savaşı nedeniyle yurtlarını ter keten ve Türkiye'ye kaçan göçmenlerin 177.000 kişiyi bulduğunu yazar. Toynbee'nin bulgularına göre, Balkan Savaşı'ndan sonraki 5 yıl içinde, 1913-1918 yılları arasında, 237.000 kişi daha göçmen olarak yurda sığınmıştır.
Göçler sadece Türkler için söz konusu değildi. Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar da zaman zaman kendi yurtlarına gitmek için göç halindeydiler. Her savaş, insanların bir şekilde göç etmesine neden oluyordu.
Kurtuluş Savaşı sırasında de benzer göç dalgaları yaşanmıştı Türkiye'de...
Balkan Savaşı'ndan 10 yıl sonra Türk Kurtuluş Savaşı son bulduğunda, Türk ordularının İzmir'i kurtarmasının ertesinde, Eylül 1922'de, savaş alanını dolaşmakta olan Falih Rıfkı Atay göç konusunda şunları yazacaktı:
"Eski saltanat serhatleriyle Meriç ve Çatalca arasında yanan Türk köylerinin hesabını kim biliyor, satırdan geçen Türk kurbanlarını adedi kimin hatırındadır?
Bizimle harp eden Hıristiyan kavimler kaybettiğimiz topraklarda yalnız Türk hakimiyetine değil, Türk milletine nihayet vermek istemişlerdir. Tuna Türklüğünden ne kaldı? Teselya buna şahit değil midir? Hala Sırbistan içlerinden İstanbul rıhtımına muhacir akıyor, niçin?..
Avrupa'daki ülkelerimizi istila eden küçük, büyük bütün devletler aynı usulü tuttular. Sulh, ordular arasında harbe nihayet verdi, fakat cinayet, Türk köyünden ve köylüsünden eser kalmayıncaya kadar devam etti. Bir asırdan fazladır Tuna'dan Marmara'ya doğru fasılasız bir göç seli akıyor.
Şimdi ben, İzmir'in ara sıra ölü kokuları esen bir köşesinde şu satırları yazdığım esnada Makedonya ve Balkan Türkleri yine cinayetle boğuşuyor. Dünyada hangi facia, Avrupa Türklerinin macerası kadar uzun ve acıklı olmuştur? Bütün bir asır, o büyük Türk vatanının yangın alevleriyle aydınlık ve kökleri toprağın yedi kat dibinden sökülen Türk unsurunun lanet ve imdat sesleriyle doludur."
Balkan Savaşı'nın Osmanlı Hükümeti, büyük göçmen sorununun ağırlığı altında eziliyor, onları Anadolu'da yerleştirmek için çabalıyordu.
Öte yandan, Babıali Baskını ile uyanan ümitler yavaş yavaş sönmeye ve siner gibi olan Hürriyet ve İtilaf muhalefeti yeniden sesini yükseltmeye başlamıştı. "Edirne'yi alacağız, gibi iddialarla Kamil Paşa Hükümetini bir darbe ile deviren ve Başkomutan Vekili Nazım Paşa'yı öldüren İttihatçılar, ne Edirne'yi kurtarabilmişler, ne de işleri düzeltebilmişlerdi" diyorlardı. Memleket her geçen gün bu beceriksizlerin elide daha da kötüye gidiyor, diye propaganda yapıyorlardı.
Şubat'ta Londra Büyükelçisi Tevfik Paşa, İngiliz Dışişleri Bakanından barışa aracı olmasını istemiş, diğer devletlerin nabzını yoklamaya başlamıştı. Bu girişimler sürerken, Mart ayı başlarında korkulan oldu ve 6 Mart'ta, Yanya Yunanlıların eline geçti. Ateş kesilmesi için bir anlaşmaya çalışılırken, 20 gün sonra, bu sefer de Edirne Bulgarlara teslim oldu. Son güvenceler de böylece tek tek elden çıkarken, memleket yeni tehlikelerle karşı karşıya kalmıştı: Artık tamamen serbest kalan Yunan ordusunun ve Edirne'de savaşı bitiren İkinci Bulgar Ordusu'nun yeni bir cephe açma ihtimalleri...
Bu tehlike, bir an önce barış yapılmasını gerekli kılıyordu. Mahmut Şevket Paşa, eski başbakanlardan Hakkı Paşa'yı da bu maksatla Londra'ya gönderdi.
Halbuki o sıralarda, gerek Bulgarlar ve gerekse Yunanlılar, Osmanlıları değil, birbirlerini izliyorlardı. İki ülke arasında öteden beri var olan anlaşmazlıklar yeniden alevlenmiş, Balkanlı müttefikler bir defa daha, Osmanlı mirasından kendilerine az yer düştüğü gerekçesiyle birbirlerini suçlamaya başlamışlardı. Bulgarlar, Trakya'da Türk ordusu karşısında asıl yükü kendileri omuzladığı sıralarda, Yunanlıların ve Sırpların Makedonya'yı dilediklerince paylaştıkları görüşündeydiler. Serez bölgesinde Bulgar ve Yunan askerleri arasında gerçekleşen ufak tefek çarpışmalar, tansiyonu büsbütün arttırıyordu. Bu ortamda, Osmanlılarla savaşı sona erdirmek Bulgarlar için de uygun bir çözümdü.
Bu nedenle 15 Nisan 1913'de Türk ve Bulgar orduları arasında ikinci defa ateşkes anlaşmasına varıldı. 3 Şubat 1913'de başlayan ikinci savaş, iki buçuk ay sürmüştü. Yunanlılar ve Sırplar da bu ateşkese katıldılar. Henüz İşkodra'yı ele geçirememiş olan Karadağ, savaşa devam edeceğini bildirdi.
İlk ateşkesten sonra Londra'da başlayıp bir sonuca varılamayan barış görüşmelerine kaldığı yerden, dört ay geçtikten sonra yeniden devam edilmekteydi. Bu arada, Karadağlıların istediği de oldu: 23 Nisan 1913 günü, ayakta kalan son kale İşkodra düşmana boyun eğdi. Ancak, hem Balkan savaşı tarafları, hem Balkanların kendileri arasında ve hem de Avrupalı altı büyük devletle Balkanlılar ve Osmanlılar arasında sorunlar vardı ve bunlar bir türlü çözülemiyordu.
Görüşmeler çıkmaza girmek üzereyken, Barış Konseyi Başkanlığı'nı yapan İngiliz Dışişleri Bakanı Edwart Grey, delegelere "Barış antlaşmasını imzaya hazır olmayan varsa Londra'yı terk edebilir." uyarısında bulundu. Uzun görüşmelerden sonra büyük devletlerin önerileri kabul edilerek 30 Mayıs 1913'de "Londra Barış Antlaşması" imzalandı.
Londra Barış Antlaşmasına göre; Balkanlıların itirazlarına rağmen büyük devletler, Midye-Enez hattına kadar bir Avrupa toprağını Osmanlılara bağışlıyorlardı. Girit Yunanistan'a verilecek, Ege Adaları'nın geleceğinin saptanması büyük devletlere bırakılacaktı. Arnavutluk bağımsız oluyordu. Sınırları, büyük devletler tarafından kararlaştırılacaktı. Kavala ile Dedeağaç arasındaki topraklar Bulgaristan'a, Orta ve Kuzey Makedonya Sırbistan'a verilecekti. Balkanlıların isteğine rağmen Osmanlı Devleti Balkanlılara bir savaş tazminatı vermeyecek, fakat Balkan devletleri Osmanlı Düyun-u Umumiye'sine (Genel Borçlar Örgütü) katılacaklardı.
18 Ekim 1912'de başlayan ve aradaki bir ateşkes anlaşmasıyla iki kısım halinde devam eden Balkan Savaşı, yedi buçuk ay sürmüştü. Savaşın bir buçuk aylık ilk bölümünde Avrupa'daki tüm topraklar kaybedilmiş, Osmanlı, 1354'lerde Süleyman Paşa'nın Avrupa'ya ayak basmasından önceki günlerine dönmüştü... Osmanlı, artık sadece Asyalı'ydı.
BUKRES ANTLASMASI (10 Agustos 1913)
Balkan Savaşlarının ikincisinde beş devletle birlikte savaşmak zorunda kalan Bulgaristan, bütün cephelerde yenilerek antlaşma istemek zorunda kaldı. Bulgaristan ile diğer Balkan devletleri arasında, yapılan görüşmeler sonucunda Bükreş Antlaşması imzalandı.
Maddeleri :
1- Bulgaristan, Dobruca ve Silistre'yi Romanya'ya verecek.
2- Manastır, Üsküp, İştip ve Priştine Bulgarlardan alınarak Sırbistan'a verilecek.
3- Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda aldığı Selanik, Serez, Drama ve Dedeağaç'ı Yunanistan'a bırakacak.
ISTANBUL ANTLASMASI (29 Eylul 1913)
İkinci Balkan Savaşı Bulgarların yenilgisi ile sona erip 10 Ağustos Bükreş Barış Antlaşması yapıldıktan sonra, bu sefer Bulgarlarla Osmanlılar arasında ikili barış görüşmeleri başladı. Yeni bir savaş için gücü kalmayan her iki tarafın, anlaşmaktan başka çareleri de yoktur. Bulgarlar, Edirne'yi geri alamayacaklarının bilincindedirler.
Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de, Osmanlı ve Bulgar Hükümetleri arasında "İstanbul Antlaşması" ile barış sağlanır. Bu antlaşmaya göre; Midye-Enez sınırı geçersiz sayılmakta, Edirne dahil olmak üzere, aşağı yukarı bugünkü sınır hattı kabul edilmekteydi. Bu hattın, günümüzdeki sınırdan farkı, Meriç ötesindeki Karaağaç ve Dimetoka'yı da içine alan 25-30 kilometre genişliğindeki toprak parçasının Osmanlılara bırakılmış olmasıydı.
Doğu Trakya'nın Edirne'yi de kapsayacak şekilde Osmanlılara bırakılmasına karşılık, Batı Trakya Bulgarlara geri verilmektedir. Fakat "Batı Trakya Geçici Türk Hükümeti", bu şarta karşı çıkarak, anlaşmayı tanımadığını ileri sürer.
Aradan geçen süre içinde Geçici Hükümet bütün bölgede örgütünü kurmuş, 30.000 kişilik savunma gücü oluşturmuştu. Ekim ayı başlarında Bulgarlar bölgeye asker yığmaya başlamış, durum gerginleşmişti. Bunun üzerine Sait Halim Paşa Hükümeti, Batı Trakya Geçici Türk Hükümeti'ne baskı yaparak bölgenin boşaltılmasını sağladı.
Böylece Ağustos 1913'ün ilk günlerinde, Batı Trakya'da ümitlerle başlayan bir kurtuluş mücadelesi üç ay sonra Ekim sonlarında acı bir düş kırıklığı ile sona erdi. Bölgede büyük bir yoğunluk oluşturan Türkler ve yüzyıllardır egemenliğimiz altında bulunan topraklar, yeniden sınırlar ötesinde kalmıştı.
Batı Trakya'nın kurtuluşuna öncülük eden Yarbay Enver Bey, o günlerde olayların uzağındadır; bir ameliyat için İstanbul'da, hastanededir.
Şevket Süreyya Aydemir, o günleri şöyle anlatmaktadır:
"Yarbay Enver'in Edirne'ye girdiği zaman verdiği beyanatı kısa ve kesindir:
- Buradayız ve burada kalacağız!..
Bu kısa sözler de o zaman büyük manalarla yorumlanır. Çünkü en az 19. yüzyıldan beri Avrupa'da, "Salibin ( Haç'ın) girdiği yere hilal giremez", sözü yaygındı. Halbuki şimdi ve büyük Rumeli elden gitmiş olsa da, Edirne ve çevresinin geri alınması ve bu olup bittiyi Avrupa devletlerinin de kabul edişi, bu kaideyi bozuyor ve demek ki Salib'in girdiği yere Hilal, tekrar girebiliyordu."
ATINA ANTLASMASI
Balkan Savaşları'ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında, 14 Kasım 1913'de yapılan Atina Antlaşmasında, iki devlet arasındaki en büyük problem olan Ege Adalarının büyük bir bölümü Yunanistan'a bırakıldı. Girit adası kesin olarak Yunanistan'a bırakıldı. Yunanistan'da kalan Türk azınlığın hakları da güvence altına alındı.
ISTANBUL ANTLASMASI (13 MART 1914)
Balkan Savaşları sonrası, 13 Mart 1914'te İstanbul'da, Sırbistan ile Osmanlı Devleti arasında yapılan antlaşma ile, Sırbistan sınırları içerisinde kalan Türklerin ve Türklere ait taşınmaz mallarının durumu düzenlenmiştir.
SONUC
Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta bir yenilginin ötesinde bir faciadır, bir bozgun, bir tersyüz oluştur. Bunun içindir ki bir çok tarihçi Balkan Savaşı için "felaket" deyimini kullanır. Bu doğrudur; ancak doğru olmayan, bu çöküşün ana sebepleri arasında cephedeki askeri görmek ve göstermektir.
Balkan Savaşı'na baştan sona kadar katılan Yarbay Fevzi (Çakmak), savaşla ilgili eserinde bu konu hakkında şunları yazar:
"Bilinen bir gerçektir ki, askere subay ve komutanları muharebe ettirir. Başsız asker muharebe etmez ve edemez. Hasan Rıza Paşa (İşkodra Komutanı) gibi komutanlar elinde Türk askeri, hatta Arnavut redifleri bile iyi muharebe etmişlerdir. Fena komutanlar paniğe sebep olmuşlardır. Çoklukla panik, cepheden ziyade geride başlar ve yenilgi önce komutanın moralinde meydana gelir, sonra askere sirayet eder. Komutan tehlikeli anlarda etrafını kendisine tabi kılmalıdır. Balkan Harbi'nde bütün bozgun, subay ve üst subayların gevşekliklerinden ileri gelmiştir."
8 Ekim 1912'de başlayan ve pek çok değişiklikler gösteren bir savaş, en sonunda Bulgarlarla 29 Eylül 1913'de imzalanan İstanbul Antlaşması ile bitmişti. Yunanistan'la ise, 14 Kasım 1913'de Atina'da ayrı bir barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Yunan bölgesinde kalan Türklerin hakları saptanmış, sonradan Adalar konusunda Londra'daki büyük elçilerin kararları da dikkate alınarak Gökçeada, Bozcaada dışındaki adaların Yunanistan'a, Meis dışındaki Onikiada'nın İtalya'ya bırakılması kabul edilmişti. Karadağ'la anlaşma, 14 Mart 1914'de gerçekleşti. Böylece, Balkan Savaşı'nın hukuksal yanı tamamlandı.
Türkler için artık ne bir Makedonya, ne bir Arnavutluk, ne de bir Üsküp veya Vardar Ovası vardı. Tuna'lar, Plevne'ler, Silistre'ler ise unutulalı epeyi olmuştu. Sanki aniden bir fırtına kopmuş, korkunç bir sel gelmiş ve bütün bu güzelim yurt beldelerini süpürüp götürmüştü.
Balkanların değişik milletleri ilkin yavaş yavaş başlarını kaldırmış, arkadan küçük devletçiklerini kurmuş, sonra da Balkanlardaki son Osmanlı topraklarını kapışarak büyüyüp güçlendirmişlerdi. Bir zamanlar sadece Osmanlı bayrağının dalgalandığı yerlerde artık -Avusturya ve Macaristan'ı saymazsak- Romanya Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan olmak üzere altı ülkenin bayrakları vardı. Balkan coğrafyası değişmiş, dünya siyasetinde yeni devletler ağırlıklarını hissettirir olmuşlardı.
Arom Andonyan'ın aşağıdaki sözlerinde düşündürücü gerçekler vardı:
"Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Karadağ birer milli devlet olarak kurulmuş, milli sınırları içinde ezici çoğunluk aynı unsura ait olmuştu. Türkiye de oralarda kök salmamış, hatta idari yönetimin bile adamakıllı empoze edememişti ve nihayet sayı üstünlüğüne de sahip değildi o ülkelerde. Osmanlı Devletinin bu ülkeler üzerinde ancak bir fetih hakkı vardı. Onları, hakimiyet altında kılıcı tutuyordu. Ve işte kılıçla alınan kılıçla gitmişti..."
Şevket Süreyya Aydemir, olayların kaçınılmazlığı ve yenilginin önlenemeyeceği üzerinde durur:
"Evet, Rumeli'de, Rumeli'yi elde tutmak isteyen Osmanlı idaresi ve subayları ile, onların karşısında ve onlarla savaşan halkları arasında, yani Bulgarlar, Sırplar, Rumlar, Arnavutlarla Osmanlı savaşçıları arasında önemli bir silah farkı vardı. Ve bu silah farkı şuydu: Rumeli'de bize karşı savaşan halklar ve önderler, bir milli ülkü uğrunda çarpışıyorlardı. Yani onlar milliyetçi idiler. Bizim ordu subayları arasına ise, mili duygu, yani milliyetçilik girmemişti. Onlar sadece Osmanlıydılar. Ama ne var ki, çağın güçlü akımı olan milliyetçilik karşısında, Osmanlılık formülü, yani imparatorluk kavramı, artık güçsüzdü.
Çağın bu kanunu, yalnız Osmanlı İmparatorluğu için değil, artık asrın bütün imparatorlukları için de geçerliydi. Bütün imparatorlukların yıkılması mukadderdi. Nitekim gene yirminci yüzyıl içinde, yalnız Osmanlı İmparatorluğu değil, devrin bütün bu cins hükümdarlıkları da ardarda ve kısa zamanda içinde dağılacaklardı. Mesela Avusturya-Macaristan, Rusya, Fransa, İngiltere ve diğer imparatorluklar gibi.
Ama ne var ki yirminci yüzyılın başında, yani Enver Bey'in ve arkadaşlarının Makedonya'da Makedonya'yı korumak için çırpındıkları sırada Osmanlı İmparatorluğu, bütün imparatorlukların en zayıfı idi. Ve fazla olarak bu devlet, kendi haklarını daha iyi bir hayat vaat edebilmek için, hiçbir görüşe, hiçbir imkana da malik değildi. Sarayın bütün hüneri, idare-i maslahat oyunlarından, yani, günü gün etmekten ibaretti.
O halde, asrın kanunu, hükmünü icra edecekti. Yani nice kanlar dökülecekti ama, imparatorluk er-geç parçalanacaktı."
Baştan sona Balkan Savaşı'nın içinde bulunan ve anılarını "Hastanın Baş Ucunda" adlı bir kitapta toplayan Fransız yazar Stephan Lausanne, işin can alıcı noktasına dikkat çeker:
"Türk yenilgisi, bütün dünyada olduğu gibi Fransa'da da, derin hayret ve Haçlılar Seferlerinden kalan duygu ile zalim bir haz uyandırmışa benziyordu. Halbuki biz, tarihi gerçeklerle düşünmüş olsaydık, Birinci Fransuva'nın, Türk Hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman tarafından, bir el işaretiyle Şarlken'in esaretinden nasıl kurtulduğunu hatırlar ve borçlu olduğumuz minneti, bu büyük milletin en felaketli gününde nasıl ödememiz icap ettiğini düşünürdük. Yazık!.. Fransız hariciyesi, Balkan Harbi'nin içinde bu şükran vazifesini hatırlamamıştır.
Paris'e döndüğüm zaman, beni davet edip olup bitenleri öğrenmek arzusunda bulunanlar içinde Harbiye Nazırı da vardı. General Bulanje'yi, önünde muhtelif kaynaklardan gelmiş raporların doldurduğu masası başında buldum. Bana onlardan kısaca bahsettikten sonra, kanaatini ekledi:
- Evet, artık Türkler için tarihlerinin bir devresi kapanmışa benziyor. Bu millet, kendi nefsine itimat duygusun kaybetmiştir. Tarih, böylesine yerleşmiş ve kökleşmiş bir devletin yıkıldığın bir daha kaydedecek.
Bu hüküm, ancak bir bakımdan, Türk Devleti bakımından benim düşüncelerime uygundu. Fakat Türk milleti bakımından?... Hayır!... Bizim Harbiye Nazırı yanlış düşünüyordu: Türkler, elbet bir birkaç, gerekirse daha çok mucize yaratacaklar, fakat bağımsız bir devlet kurmanın yeni inşacıları olacaklardı.
Dinlediğim raporlarda birçok gerçekler vardı ama hiçbirisi, Türkleri tanımadan öğrenilmesi mümkün olmayan noktayı ortaya koyamamıştı. O noktada da, yıkılanın Türk milleti olmadığı idi. Yıkılan, yıkılmamak için hiç bir ciddi önlem almamış olan Türk Devleti idi.
Türkler, devletlerinin kötü idaresinin bedelini, bozgunlar, silsilesi halinde öderlerken bile ümitsiz ve bitkin değildiler. Ben, erkek, kadın, ihtiyar, çocuk, genç yüzbinlerce, evet, yüzbinlerce masum insanın, haydutlaşmış insan kasapları tarafından boğazlandığına bile şahit olmuştum; bozguna uğramış askerler arasında günler geçirmiştim, hiç birisinde merhamet isteyen ve karşısındakine sığınan eziklik yoktu. Kaderin kendilerine reva gördüğü bu haksız sonu, şikayet etmeden kabullenerek ölüyorlardı. O bozguna uğramış askerde, korku değil, hayret vardı...
Dosyamı dolduran yüzlerce fotoğraftan sadece birisini, Harbiye Nazırına uzattım:
- Bakınız aziz generalim... Burada, bir Bulgar keşif kolunu görüyorsunuz. Bunlar önlerinde Türk askeri olmadan ilerleyen muzaffer bir ordunun mensuplarıdır. Ben, onların belki elli kilometre ilerisinde idim. Hiç bir Türk kuvvetine rastlamamıştım. Hatta şehirler bile boşaltılmıştı. Fakat onlarda, nasıl bir korku ve elde ettikleri zaferlerin kendilerine ait olmadığını anlatan bir görünüş ve mana var. Bütün Balkanlı müttefiklerin gerek askerlerinde, gerek devlet adamlarında aynı garip hal göze çarpmaktadır.
Ben, Bulgar Başkomutanı General Savof ile konuşurken de aynı duygu ile karşılaştım. Zaferi elden kaçıracakmış gibi, zaferden bahsetmek bile istemiyordu. Tıpkı karşısındakinin dalgınlık ve ihmalinden düşürdüğü bir hazineyi ele geçiren bir hırsızın korkusu gibi...
Hayır, aziz generalim...
Türkler, yakın bir gelecekte kendilerini toparlayacaklardır. Tarihleri ve görenekleri böyle emrediyor. Binlerce yıllık yeteneklerin, birkaç bozgunla kaybolmasına doğu kanunları muhalefet eder ve sanıyorum ki, bizler de bu sonucu göreceğiz. Hükümetlerin hatalarının devam edip gitmesine, evvela kendi milletleri tahammül edemezler.
Türkleri bu hale sokan, uzun zaman süren benzeri olmayan bir dikta yönetimi, siyaseti ordularına ve askerlerinin arasına sokup milletlerini ikiye bölen ihtiraslar, memleketlerindeki kendilerinden başka ırkların ihaneti, hükümetlerini gafletleri ve politika ihtirasları olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türkler için korkulu bir rüya devridir. Atlatacaklar ve var olduklarını cihana yine ispat edeceklerdir..."
Stephan Lausanne bu satırları Balkan Savaşı'ndan hemen sonra, 1913'de yazmış ve kitabını o yıl yayınlamıştır. Tarih onu doğrulayacak, ondan sonraki olaylar, yanılmadığını kanıtlayacaktır.
Ancak, olanlar Balkanlara olmuştu. Yağmada en karlı çıkan Yunanistan'dı.
Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki 5 ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde ortaya çıkan tablo ve müttefiklerin kazanımları şöyleydi:
Yunanistan 50 bin kilometre kare toprakla, 1.600.000 nüfus
Sırbistan 30 bin kilometre kare toprakla, 1.200.000 nüfus
Bulgaristan 18 bin kilometre kare toprakla, 100.000 nüfus
Karadağ 5 bin kilometre kare toprakla, 150.000 nüfus
Bu arada da Arnavutluk bağımsızlığını kazanmış, İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştı.
1912 Ekiminde başlayan, sonradan Romanya'nın da katılmasıyla bütün Balkanları (Arnavutları da sayarsak 7 milleti) kapsayan büyük bir kavga, 1913 Ağustosunda, yani 10 ay gibi kısa bir sürede bitmişti; ancak, Avrupa'da huzursuzluk bitmemişti. Temelini, sömürge paylamasındaki anlaşmazlığın oluşturduğu bir sorun yüzünden iki gruba ayrılmıştı Avrupalı büyükler ve büyük bir hızla silahlanıyorlardı. Balkan Savaşı'nın bir Avrupa savaşına dönüşmesi önlenmişti ama; nasıl, nerede ve ne zaman başlayacağı belli olmayan genel savaş tehlikesi kendini hissettiriyordu.
Arnavut topraklarının ve İşkodra'nın boşaltılması için Avusturya'nın, Karadağ ve Sırbistan'a yaptığı baskı, henüz tazeliğini koruyordu. Osmanlılardan sonra Bulgarlarla ola savaşı da bitiren Sırbistan, şimdi bakışlarını baş ucundaki Avusturya'ya çevirmişti. Büyük koruyucusu Rusya'nın desteğini arkasında hisseden Sırp Başbakanı Nikola Pasiç "İlk raunt kazanılmıştır. Şimdi biz ikincisini Avusturya'ya karşı kazanmaya hazır olmalıyız" diyordu.
Sırplara göre; Arnavutluk topraklarında Adriyatik Denizi'ne çıkmasının, Avrupalı büyükler tarafından önlenmesinde rolü Avusturyalılar oynamıştı. Ayrıca Avusturyalılar 35 yıl önce Bosna-Hersek'i Osmanlıların elinden alıp topraklarına kattıkları için de Sırplara en büyük darbeyi vurmuşlardı; çünkü halkın yüzde 90'ı Sırp'tı.
Kaderin garip bir cilvesi olarak, I. Dünya Savaşı da Balkanlarda başladı. 28 Haziran 1914'de Avusturya Veliahdi Ferdinand, Saray Bosna (Sarajevo) da Pirincip adında bir Sırplı tarafından öldürülecek, bu da Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması için yeterli olacaktı.
Avusturya ve Sırbistan arasında ilk silahları patladığında, Balkan Savaşı'nın sona ermesinin üzerinden ancak bir yıl geçmiş bulunuyordu. Balkan Savaşı'nın yaralarını sarmakla, yönetime ve orduya çekidüzen vermekle meşgul Osmanlı İmparatorluğu, 4 yıl daha savaşacaktı.
Yenik düşen ve artık ömrünü tamamlayan Osmanlı İmparatorluğunun bu son savaşı, insanda yer yer hüzün, yer yer gurur duyguları uyandıran tablolara sahne olacaktı...
Kümbetler, Selçuklular zamanında yapılan kendine özgü yapısı olan anıt mezarlardır.
Müslümanların ölülerini gömdükleri binalara kümbet veya türbe denilmektedir. Kümbet daha ziyade kubbe ile veya çokgen tabanlı ve tepesi sivri külah biçimindeki örtülü olan mezar anıtlarıdır. Selçuk Türklerine ait kümbetler Türk mimarisinin en orijinal örnekleridir. Kümbetlere, Doğu Türkistan’dan (Orta Asya) Anadolu’ya kadar Türklerin geçtiği ve oturduğu her yerde rastlanır. “Türk çadırı” adını taşıyan bu mimari türü gerçekten, Türklere ait çadır sanatının mimariye geçmiş örneklerini yansıtır.
Kümbetler içten kubbe, dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli, çok köşeli formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu. Bu kümbetlerin alt kat mezar, üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu. Kümbetlerin tepe örtüsü huni veya piramit külah şeklindedir fakat, içeriden kubbe olarak görülür. İslam öncesinde değişik ölü gömme gelenekleri olmasına karşın ölü önce yıkanır, daha sonra kefen giydirilirdi. Tabuta konan ceset ilkbahar ya da sonbaharda toprağa gömülmek üzere mumyalanarak çadırlarda bekletilirdi. İşte bu gelenek, anıtsal türbe yapılarının doğmasına neden olmuştur.
Selçuklular’a ait en önemli kümbetler Kerkük, Erzurum, Ahlat (Bitlis), Gevaş (Van), Kayseri, Sivas,Tunceli, Tokat, Konya, Niğde, Kırşehir, Amasya, Akşehir, Isparta, Nahçıvan gibi şehirler de çok güzel kümbetler bulunmaktadır. Kerkük’teki Gök Kümbet, Niğde’deki Hüdavent Hatun, Tokat’taki Ali Tusi, Kayseri’deki Döner Kümbet ve Sırçalı Kümbet ile Ahlat’taki Ulu Kümbet en güzel örneklerdendir.
Kümbetler, mimari ahenkleri, çadır sanatını taşa ve mermere yansıtarak geçmişe çağrışım yapmaları, kendi eksenlerinde dönüyor ve yukarı doğru süzülüyor gibi duruşlarıyla insanı etkileyen birer harikadırlar.
Türkmen şehri Kerkük’te Irak Türklerinin simgesi olan Kerkük kalesi ve bu kalenin içinde Türk tarihi eserlerden biri Gök Kümbettir. Gök Kümbet 1361 yılında Celayirliler döneminde 820 metre kare alan ve 17 metre yüksekliğinde yapılmıştır. Kale’nin içinde günümüze kadar ayakta kalabilen Türk mirasının bir şaheseridir. Selçuklu dönemine ait Gök Kümbet’in dış duvarlarıyla karşı karşıya geldiğimizde, üstündeki yazıttan da anlaşıldığı gibi kümbet 14. yüz yılda Selçuklu hanedanına mensup Buğday Hatun için yaptırılmıştır. Türk çadırından ilham alınarak yapılan Kümbet iki katlı, sekiz köşelidir, kemer ve pencere süslemeleri yeşil renk ağırlıklı pişmiş topraktandır, bu sebepten dolayı Türkmenler Gök kümbetin yanında yeşil kümbette derler.
Gök Kümbetin Orijinal Hali
Türk eseri olan Gök Kümbetin duvarları orijinal tuğlaların farklı biçimlerde dizilmesiyle zengin bir yüzey dekorasyonu gösterir ve renkli Türk çini motifleri ile süslüdür.10 Nisan 2003’de ABD ve Kürtlerin Kerkük’ü işgalinden sonra , 2009 yılında Gök Kümbetin onarımı adı altında herkesin hatırası ve hafızasında olan o şaheser yapının doğal özelliklerini değiştirerek (Tahrip ederek) hiç ilgisi ve benzeri olmayan bir yapıya dönüştürüldü.
Gök Kümbetin Tahribata Uğratılmış Hali
Gök Kümbetin Sekizgen olan orijinal çatısı yıkılıp yerine Selçuklu Türklerinin hiçbir dönemine rastlanmayan şekilsiz bir yapı oluşturuldu. Ayrıca çalışmalar sırasında Gök Kümbetin gövdesini oluşturan tuğlalar ve duvarlarını süsleyen Türk çini motifleri kırılmış ve dökülmüştür. Yapılan tahribatlar tüm açıklığıyla ortada durmaktadır. 700 yıllık Gök Kümbet eski hali ile dururken ne oldu da bugün bu Türk tarihi mimari eserin yapısı değiştiriliyor?
Gök Kümbet Onarımının Bitirilmiş Hali. Tahribat Tüm Açıklığı İle Görülmektedir
Onarım ne demektir? tamirat, tamir, bir yontunun, bir yapının bozulmuş yerlerini yeniden yapma, ilk durumuna getirme, restore etme, yani onarım bir yapının şeklini değiştirmeden tamiridir. Ama gelin görün ki Gök Kümbete yapılan işlem onarım değil tahribattır. Yani herkesin gözü önünde Kerkük’te 700 yıllık Türk tarihi eserin yapısı değiştiriliyor ama ne yazık ki kimseden ses yok. Yaptığımız araştırma ve incelemede tahribatı yapan yetkililer halka: “1186 yılı Nahçıvan’da (Azerbaycan) Atabeyler Devleti’nin kurucusu Şemsettin İldeniz’in eşi Mümine Hatun için yapılan Kümbetin çatısı İslami tarzdadır. Kerkük Kalesinde 1361 yılında Buğday Hatun için yapılan Gök Kümbetin çatısı da İslami tarza göre restore edilmiştir (Yapısı değiştirilmiştir). 1985 yılında Gök kümbetin onarımı yapılmış, bu onarımı tarihi eserler uzmanı Hıristiyan bir bayan yapmış ve şimdi ise o bayanın yaptığını düzeltiyoruz.” diyorlar. Mümine Hatun için yapılan Kümbet 1186 yılında, Buğday Hatun için yapılan kümbet ise 1361yılında yapılmıştır. İki yapı arasında 200 yıl süre vardır, mantık olarak 200 yılı göz önüne alırsak iki yapının tarzı aynı olabilir mi? 1985 yılında yapılan onarım aslına uygun yapılmıştır, 2009 yılında yapılan ise tamamen bir tahribattır.
Tarihi Eser Gök Kümbet’in Orijinal Yapısı Tahrip Edilerek Azerbaycan da Mümine hatun Kümbetine Benzetilmeye Çalışılmış. Sizce İki Yapı Arasında Bir Benzerlik Var mı?
Çalışmalar ilkel yöntem ve işin ehli olmayan kişiler tarafından yürütülmüştür. Türk ve yabancı kaynaklara göre Gök Kümbetin çatısı sekiz köşeli olarak tarif edilmektedir. Bu yeni ve şekilsiz yapı Selçukluların hiçbir dönemine ait mimarı tarz bulunmamaktadır.
Dünyanın neresinde görülmüştür 700 yıllık tarihi eser keyfi olarak kanun ve kurala uymadan yapısı değiştiriliyor. Amaç belli tarih, kültür, miras ve kimliğimizi yok etmek istiyorlar. Bugün Kerkük’te meşru bir yönetim yoktur, merkezi hükümette Kerkük’e müdahale edemediğini için, şehre hakim olanların bu gibi kültürel ve sanatsal işlere karşı duyarlı olmadıkları, Kerkük’ün imarına ayrılan paraların çarçur edildiği ve yerine ulaşmadığı görülmektedir.
Gök Kümbet’e Yapılan İlkel Çalışmalar
Geçmiş yıllarda en büyük kültürel kıyımına maruz kalan Kerkük kalesinde tarihi eserler ve yüzlerce geleneksel Türkmen konutu bulunuyordu. Ancak dozerle yapılan ve uluslararası teamüle aykırı biçimde yapılan tarihi eser katliamına hiçbir uluslararası kuruluş ses çıkarmamıştır. Bu eserler biz Türkmenlerin mirasıdır bunları korumak için tüm gücümüzle mücadele etmeliyiz aksi takdirde tarihi eserlerimizi yok edecekler. Aslında bu tarihi eserler bölgede bu toprak sahiplerinin kimler olduğunun bir ispatıdır. Tarihi eserlerin dili yoksa ama kimlikleri vardır.
Ali KERKÜKLÜ
(İstihbarat Oyunları Petrol Ve Kerkük’ün Yazarı)
KAYNAK
-Suphi SAATÇİ, Kardaşlık Dergisi Sayı:44 Ekim-Aralık 2009
Atatürk'ün ölümünden bir buçuk yıl kadar önce kendi el yazısı ile yazdığı Geometri Kılavuzu (1936-1937) , dil, bilim, kültür ve eğitim açısından çok önemli, çok değerli bir çalışmadır. O yıllarda geometri, eski terimle hendese olarak bilinir, açı zaviye ile, artı zait ile, bölü taksim, çap kutur gibi terimlerle öğretilirdi. "Zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan" ve "müselles-i mütesaviyül adla" gibi tamlamalar kullanılırdı. Atatürk, geometri öğretimindeki bu tıkanıklığı ve zorluğu açmak için bu tamlamalar yerine, Türkçe kök ve eklerden yapılmış "İç-Ters Açılar" ve "Eşkenar Üçgen" terimlerini kullandı.
Geometri Kılavuzu okununca anlaşılacaktır ki, askeri bir eğitim ve öğretimden gelen Atatürk, bilimsel konu ve araştırmalarda da bilgili, yetkin bir siyaset ve devlet adamı olarak belirmektedir. Çünkü Atatürk'ün bu kitapla birlikte türettiği açı, açıortay, alan, artı, beşgen, boyut, bölü, çap, çarpı, çekül, çember, dışters açı, dikey, dörtgen, düşey, düzey, eğik, eksi, eşit, eşkenar, gerekçe, içters açı, ikizkenar, kesit, konum, köşegen, oran, orantı, paralelkenar, taban, teğet, toplam, türev, uzam, uzay, üçgen, varsayı, yamuk, yatay, yöndeş gibi terimlerden çoğunu bugün severek kullanmaktayız. Bu güzel, bu özün özü Türkçe terimlerden tümünü Atatürk, Türkçe köklere Türkçe ekler getirerek türetmiştir.
Karabük'ün Yenice ilçesi sınırları içinde kalıyor. Karabük Valiliği'nin yaptığı çalışma ile Yenice Ormanları içinde 15 adet yürüyüş rotası; beş adet kamplı rota; yedi adet de bisiklet rotası işaretlendi. Dört mevsim yürüyüş yapılacak muhteşem bir bölge. İlkbaharda yeşilin, sonbaharda da envai çeşit rengin yansıdığı Yenice Ormanları, bitki çeşitliliği ve barındırdığı endemik türlerin zenginliğiyle eşsiz bir bölge. Burada yapacağınız yürüyüş sonrasında rüyalarınızın bile renklendiğini göreceksiniz. Yenice Ormanları içindeki Çitdere ve Kavaklı bölgeleri kapsadıkları ekosistem nedeniyle koruma altına alınmış. Çitdere'de porsuk, fındık, karaçam, akçaağaç, sapsız meşe ve dağ karaağacı, Kavaklı bölgesinde ise anıt porsuk ve fındık ağaçları egemen. Yenice'ye sabahın erken saatlerinde varırsanız kahvaltınızı fırından yeni çıkmış poğaçalarla yapmanızı tavsiye ediyorum.
Eğer kamp kurmak istemiyorsanız Orman İşletme Müdürlüğü'yle temasa geçip orman evinde konaklayabilirsiniz. Ormanda işaretlenen birçok yürüyüş rotası var. Ben yine de kendi bildiğim rotayı öneriyorum. Orman İşletme Müdürlüğü'nün konaklama tesisinin önünden yukarı çıkan yolda yürümeye başlayın. Sağınızda solunuzda porsuk ve anıt fındık ağaçlarını göreceksiniz. Eğer bir iki gün önce yağmur yağmışsa ormanın tabanının rengârenk mantarlarla kaplandığını göreceksiniz. Yukarı doğru çıktıkça ortam daha da kızıllaşacak. Yürüyüşünüz boyunca ceylan ve geyik izlerine rastlayacaksınız sık sık. Eğer biraz şansınız varsa hayvanları görmeniz bile mümkün. Burası dünyada çok az kalmış doğal bir anıt orman, doğanın bize korumamız için bıraktığı bir değer. Yürüdüğünüz yol boyunca bazen sisler arasında kalan ağaçların ürkütücü görüntüsü size eşlik edecek, bazen de sis dağılacak ve kendinizi renkli bir masal dünyasında bulacaksınız. Etrafınıza dikkatli bakarsanız mikro dünyanın tüm fertlerinin bu ekosistem için nasıl da canla başla çalıştıklarına tanık olacaksınız. Yürüyüş sonunda tüm ormana hâkim tepeye varacaksınız. Hiçbir şey yapmayın, sadece etrafınızda dönerek renk cümbüşünü izleyin yeter.
Sakarya'nın Geyve ilçesi sınırları içinde bulunan Kılıçkaya bölgesi doğa yürüyüşleri için cazibe merkezi olmaya başladı.
M. Güngör
Bölge Kapıorman Dağları'nın bir parçası. Büyük bir tepenin etrafındaki ormanlık alan, içinde birçok parkuru barındırıyor. Bölgeye hâkim tepe olan Kılıçkaya'nın yüksekliği 1500 metre civarında. Bölgede birçok yürüyüş rotası var. Ancak iki tanesi çok cazip. Her iki yürüyüş de Doğancıl köyünden başlıyor. İstanbul'a dört saat uzakta olan köye gitmek için Geyve-Taraklı arasındaki Kazkıran Geçidi'nden geçeceksiniz. Yürüyüşe hemen köyün içinden başlayabilirsiniz. Köy halkı çok konuksever. Köyün çıkışında başlayan patika yaz aylarında çiçeklerle, sonbaharda ise pastel renklerle bezenmiş bir ormanın içinden devam eder. Bu parkur bölgedeki en uzun parkurlardan biri. Kendinizi çok zorlamak istemiyorsanız Orman içinde kendiniz için küçük parkurlar da yaratabilirsiniz. Doğada önemli olan çok uzun yürümek değil, zevk alarak yürümektir. Zaten ormanın her patikası farklı bir güzelliğe ulaşıyor. Bunun için de performansınıza göre rota seçmekte fayda var. Yavaş yavaş yükselen patika bir yaylada sona erer. Burada iyice beslenerek ve bol bol sıvı alarak vücudunuzu kendine getirin.
Eğer bu rota sizi kesmediyse sırt boyunca devam edip Kılıçkaya'nın zirvesine de çıkabilirsiniz. Ancak daha önce zirve deneyiminiz yoksa böyle bir şeye kalkışmayın. Kaya üstü denilen bu bölgede hem dinlenip hem demuhteşem manzaranın keyfi ni çıkarabilirsiniz. Hava güzelse zirveden Uludağ'ı görmek mümkün. Zirveyi amaçlayanlar ister Doğancıl köyünden, ister Kayadibi köyünden gitsinler iki üç saat sonra zirveye varmayı başarabilirler. İkinci rota da yine köyden başlıyor ama diğer rotaya göre çok daha uzun. Yer yer inişli çıkışlı giden yol Kılıçkaya zirvesinin etrafından dönüyor ve yine aynı yaylada sona eriyor. Çok fazla zorluğu olmayan, çoğunlukla ormanda geçen her iki rota da yürüyüşe yeni başlayanlara çok uygun. Tabii zirveye çıkmamak şartıyla.
Sadece ormanda, bir kenarında veya yeşillikler içinde bir yaylada değil hiçbir bitkinin yetişmediği farklı bir coğrafyada da olağanüstü bir gün geçirebilirsiniz. Ankara'nın Nallıhan ilçesi sınırları içinde kalan Sarıyar Barajı civarındaki erozyon bölgesinin en yüksek tepesi olan Kıztepe ve etekleri çok farklı bir yürüyüş rotası içeriyor. Nallıhan'a İstanbul'dan gidecekler Bolu-Aladağ-Seben-Beypazarı yolunu, Ankara'dan gidecekler ise BeypazarıÇayırhan güzergâhını kullanabilirler. Yürüyüşe başlayacağınız nokta ise Çayırhan- Nallıhan arasında bulunan Davutoğlan Köprüsü'nün biraz ilerisi. Köprünün karşısındaki bölge ilginç bir jeomorfolojik yapıya sahip. Buradaki yamaçlardan yürüyerek Kıztepe'nin eteklerine kadar gidebilirsiniz. Yürüyüşe başlamadan yanınıza su almayı unutmayın. Rota üzerinde su bulmanız olanaksız. Bölgenin en önemli yanı, su ve rüzgâr etkisiyle ortaya çıkan yer şekilleri ve bunların büründüğü renkler. Dünya ölçeğinde bile böyle bir oluşum çok ender. Doğa burada dans ediyor sanki.
Yüksek bir noktada durarak dikkatinizi yer şekillerine verdiğinizde hareket ettiklerini sanabilirsiniz. Çizgiler o kadar ritmik ki böylesini ancak topoğrafik haritalarda görmek mümkün. Erozyonun etkisiyle topoğrafya üzerinde meydana gelen yer şekilleri olağanüstü. Kıztepe'ye baktığınızda ise zirvesine doğru her türlü rengin katman katman gözlendiği, eteklerinde ise bu renklerin harmanlandığı bir manzara gözleniyor. Yürürken ayaklarınızın çok az da olsa zemine gömülmesi rahat bir yürüyüş yapmanızı sağlar gibi gözükse de kaslarınız zorlanacak. Bu nedenle bu sırtlarda hızlı yürümeye çalışmayın, çok çabuk yorulursunuz. Bu sırt boyunca yapacağınız yürüyüş iki üç saat arasında değişecek. Bir yere ulaşmaktan çok farklı yer şekilleri arama yürüyüşü olacak. Yürüyüşünüz sırasında sağanak yağmur yağarsa hemen geri dönün. Killi toprak kısa süre içinde tam bir balçık haline geliyor.
Balıklayalar, Kocaeli'nin Gebze ilçesinin Tavşanlı köyü sınırları içinde.
Memet Güngör
Bir günlük bir aktivite için oldukça uygun. Tavşanlı köyünün içinden giden yolu takip ederseniz beş dakika sonra Ballıkayalar yol ayrımına varacaksınız. Bu noktadan birkaç dakika sonra küçük bir göletin bulunduğu bir meydana varacaksınız. Bir ahşap yapının bulunduğu yer, kanyonun girişi. Giren araç ve insanlardan ücret alınıyor. Yaklaşık 2 kilometrelik kanyon geçişi genelde kolay ama heyecan verici. Bahar aylarında dere bazen azgın akabiliyor. Bu nedenle dikkatli olunmalı. Aşırıya kaçılmadığı sürece geçiş yaşamsal bir risk taşımıyor ama yine de kayalardan geçiş yapacağınızı unutmayın. Vadinin girişindeki yüksek kaya duvarlarında haftanın her günü tırmanan birilerini görebilirsiniz. Yürüyüşün ilk birkaç yüz metresi çok kolay. Vadi tabanındaki kayaların üzerinde bir sağa bir sola geçerek yürüyüşün ikinci etabına varacaksınız. Bir anda yol bitiyormuş gibi olacak. Burada karşınıza çıkan küçük bir kayalığı tırmanarak birkaç metre yukarı çıkıp dereyi aşağıda bırakacaksınız.
Derenin en ürkütücü aktığı nokta da burası. Bu etap geçişin en heyecanlı etabı. Kayaların üzerinden yürürken hele de kalabalıksanız çok dikkatli olmanız gerek. Ters bir harekette aşağıdaki dereye düşebilirsiniz. Burayı geçtiğinizde bir yan geçiş noktasına geleceksiniz. Uzunluğu 1.5 metre olan bu yan geçiş vadi geçişinin de kilidi. Yani en zor nokta burası ama hiçbir riski yok. Çok az basamağın ve tutamağın olduğu bu noktadan düşülmesi halinde sadece dizinize kadar suya gömüleceksiniz. Birkaç metre yukarıdan çalılıkların arasından da bir patika açılmış ama bence su kenarı daha güvenli.
Bu noktayı geçenleri büyük ve hoş bir sürpriz bekliyor: Birkaç metre yükseklikten dökülen ve derin bir de dökülme çukuru olan bir şelale. Eskiden burada yüzerdik ama çevredeki bahçelerden gelen ilaçlar suda yüzmeyi olanaksız kılıyor artık. Şelalenin üzerindeki düzlükten yürümeye başlayın. Kısa bir süre sonra sol yamaçta tabakalı kayalar çıkacak karşınıza. Bu etabın sonunda da yine bir şelale ve önünde büyük bir gölet çıkacak karşınıza. Soldaki ağaçları kullanarak yukarı çıkın. Bundan sonra vadide kayaların yerini toprak almaya başlar. Moladan sonra dönerken de yine çok keyif alacaksınız. Eğer fazla bir kaya tecrübeniz yoksa bu geçişi bir turizm şirketi ile yapmakta fayda var. Bu yürüyüş en fazla üç saatinizi alır.
Menekşe Yaylası İzmit'in Nusretiye köyü sınırları içinde yer alıyor.
Y. Güngör
Yürüyüş bir derenin içinde bulunan Veysel Dayı'nın doğaseverlere her türlü hizmeti verdiği tesislerden başlıyor. Tesisin yanındaki köprüden karşı yamaca geçtiğiniz anda yürüyüşe başlamış olacaksınız. Menekşe Yaylası yürüyüşünün en zorlu etabı bu ilk etap. Çünkü yola çıkar çıkmaz karşınıza eğimli bir yamaç çıkacak. Doğa yürüyüşlerinde vücudun normal eğimlerde ısınması tercih nedeni ama bu parkur farklı. Bu dik etabı hiç acele etmeden yavaş bir tempoda çıkmaya çalışın. Zaten acele ederseniz kısa süre içinde tıkanır kalırsınız. Bu da gününüzün zehir olacağı anlamına gelir. Bu etaptaki görkemli kayın ağaçlarının kökleri bazen birçok basamak oluşturarak bazı etapları daha kolay çıkmanızı sağlayacak. Temponuzu hiç bozmadan, yarışmadan yavaş yavaş yükselirseniz yola çıktıktan 45 dakika sonra ilk parkuru bitirmiş olursunuz. Parkurun bitimindeki kayalıklarda iyice dinlenin, sıvı alın ve tekrar yola çıkın. Çok kısa bir süre sonra bir orman yolu çıkacak karşınıza. Bu yoldan sağa dönün ve yürümeye başlayın. Yol inişli çıkışlı olarak sizi orman içinde yaklaşık bir saat yürütecek. Eğer yaz başıysa ormangülleri, sonbaharsa pastel renkler eşlik edecek yürüyüşünüze. Yolun başka bir orman yolunu kestiği yerden itibaren yolu terk ederek aşağı doğru inen geniş patikaya girin. Beş dakika sonra, ortasından tertemiz bir derenin aktığı biz düzlüğe varacaksınız. Derenin temiz olması sizi şaşırtmasın. İnsan olmayan her yerde dereler temiz akar. Burada iyice dinlenip yemeğinizi yedikten sonra tekrar yola çıkın. Düzlüğün sonundaki yokuş yarım saat sonra sizi Menekşe Yaylası'na götürecek.
İstanbul'a yakın, ama doğayla iç içe bir yer Erikli Yaylası.
Y. Güngör
Yalova'nın Çınarcık ilçesinin Teşvikiye köyü yürüyüş için başlangıç noktası. Eskiden yürüyüş buradan başlardı ama şimdi alabalık çiftliğinin yanına kadar araçlar rahat gidiyor. Yürüyüşün ilk aşaması bir dereyi geçerek üst üste akan birkaç şelalede sona eriyor. Burada biraz zaman geçirdikten sonra tekrar ormandaki ana patikaya döneceksiniz. İlk etap çok hafi f bir yokuşla başlıyor ve bir yamaçtan geçerek orman içindeki düzlüğe ulaşıyor. Yaklaşık 15 dakika düzlükte yüründükten sonra eğim yavaş yavaş artmaya başlayacak. Artan eğim nedeniyle orman içindeki yürüyüşün ortalarından itibaren parkur biraz zorlayacak. Uzun süre dik bir yokuş çıkmayan biri için ilk etap biraz zorlu sayılabilir. Yürüyüş sırasında katırlara ağaç yüklemiş aşağı inen köylülerle de karşılaşacaksınız. Aracın giremediği yerlerde orman idaresi kesilen ağaçları indirmek için bu katırları kullanıyor. Patika iyice daralarak derin bir su kanalına dönüşecek. Burayı da kısa sürede çıkınca karşılaşacağınız çeşmede kısa bir mola verdikten sonra yaylanın düzlüğüne varacaksınız. Yayla bu düzlükte kuruluymuş eskiden ama yaylanın sadece adı var. Burada iyice bir dinlendikten sonra yola devam edin. Dere düzlükten akıyor zaten.
Derenin kenarındaki yolu takip ederseniz yarım saat sonra Erikli Şelalesi'ne varacaksınız. Muhteşem bir gürültüyle akan su görenleri büyülüyor. Her şey o kadar doğal ve o kadar temiz ki. Şelalede vakit geçirirken suyun yukarıdan, kayaların bulunduğu bölgeden geldiğini fark edeceksiniz. Eğer başınızda dağcılık bilgisi olan biri varsa onun eşliğinde tırmanın yukarı. Çok dik ve tehlikeli değil ama yine de çok dikkatli olmak lazım. Kayaların üstündeki düzlüğe çıktığınızda biraz önceki şelaleyi gölgede bırakan bir şelaleyle daha karşılaşacaksınız. Önünde büyük bir dökülme çukuru olan şelale 15 metreden dökülüyor. Eğer hava sıcaksa giyin mayolarınızı ve soğuk sulara bırakın kendinizi. Hava ne kadar sıcak olursa olsun burası hep serindir.
Bu kadar popüler olmasının nedeni Kartepe'nin eteklerinde olması. Aslında tepenin ismi “Keltepe” ama bol kar yağdığı için İzmitliler bu adı uygun görmüş. Kartepe üzerinde birçok yürüyüş rotası var. Hatta buradan Samanlı Dağları'nın diğer bölgelerine birkaç günlük kamplı yürüyüşler de yapılabilir. Yaz ve kış aylarında her yıl on binlerce kişi Kartepe'ye çıkıyor. Kimi piknik, kimi kayak, kimi de yürüyüş amaçlı. O kadar farklı bir iklim geçişi var ki buralarda; aşağılar güneşten kavrulurken, yukarıda aracınıza zincir takabilecek kadar zor durumlara düşebilirsiniz. Kartepe aynı zamanda bir kayak merkezi olarak hizmet veriyor. Kartepe'nin en popüler yeri Kuzuyayla'dan iki saatlik bir orman yürüyüşü ile Greenpark Oteli'nin pistlerinin bulunduğu bölgeye varılabilir. En güzel yürüyüş mevsimi ilkbahar ve kış ayları. İlkbahar aylarında vadiler henüz karla kaplı olduğu için yürüyüş yapanlar kar üzerinde batmadan yürüme keyfi ni yaşayabilir. Yürüyüş rotasını tespit etmek için Kuzuyayla'dan yukarıdaki vericiye bakın ve yoldan saparak ormana girin; orman patikaları ne yazık ki bozulmuş. Ormanın içinden vericinin bulunduğu Kartepe'nin etrafını dolaşın. Turun yarısı tamamlandığında yavaş yavaş yükselmeye başlayın. Kayak pistlerinin buluştuğu bölgeye çıkıcaksınız. Kartepe'de yapılacak kış yürüyüşleri de çok zevkli geçiyor. Hele yoğun bir kar yağışından bir hafta sonra giderseniz tüm ağaçların beyaz palto kuşandığını göreceksiniz.
Norveç'li fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved, 24 yıllık bir çalışmanın ardından kelebek kanatlarındaki desenlerden alfabenin bütün harflerini ve 1'den 9'a bütün rakamları fotoğraflara yansıttı.
Sandved, kelebek kanatlarındaki şekillerin, harfleri andırdığını fark edince, alfabeyi fotoğraflamaya karar vermiş ve ortaya işte bu sanat eseri çıkmış...
Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi nin tavanarasında, bir köşede eski bir Havana pürosu kutusu egzotik kelebeklerle doluydu. Bir tanesinin kanadının üzerinde gümüşi bir F harfi keşfedileceği günün! gelmesi için yıllarca bekledi.
Nihayet 1960 yılında Kjell Sandved in müzeyi ziyaret etmesiyle "o gün" geldi. Sandved daha önce müzik ve sanat konusunda iki ansiklopedi yazmıştı. şimdi de yeni bir araştırma yapıyordu. Müze yöneticisi Sandvel e
çalışmalarını sürdürmesi için bir ofis verdi. Bir gün, kutularla dolu tavanarasında raflarda birşey ararken Sandvel Havana pürosu kutusunu buldu. Ve işte oradaydı... Kelebeğin kanadı üzerindeki gümüşi "F" harfi parıl parıl parlıyordu. Yardımcısı o anı şöyle anlatıyor. "Bu muhteşem dizaynı bir de mikroskopun altında inceledik. Harf öylesine iyi tasarlanmıştı ki büyülenmemek mümkün değildi. Dünya üzerindeki hiçbir kaligraf bu nitelikte bir "F" harfi tasarlayamazdı. Doğa mükemmel harfleri üretiyordu. Bunun üzerine başka harfler de olmalı dedik ve araştırmaya karar verdik." O gün Sandved ve yardımcısının bulduğu bu harf her ikisinin de hayatını değiştirecekti.
Herşeyden önce ne kelebekler ne de fotoğrafçılık hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı. Önce Kjell temel fotoğrafçılığı öğrendi. Makro fotoğraflar çekebilmeyi öğrenmek için iki yılını verdi. Mikroskobun altında binlerce kelebek kanadına baktıktan sonra müzedeki kelebek koleksiyonlarından birşeyler bulmanın imkansız olduğunu anladılar.
Koleksiyoncuların topladığı tüm kelebeklere insan eli değiyordu ve kanatları zedeleniyordu. Onlar da kelebek kanatlarındaki harfleri doğada kelebeklere el sürmeden çekmeye karar verdi. Kjell bu fotoğrafları çekebilmek için özel bir fotoğraf makinası bile tasarlamıştı. Bu arada Kjell in asistanı Barbara bir yıl boyunca dünyadaki kelebek guruplarını araştırmış ve fotoğraflamaya en uygun kelebeklerin Yağmur Ormanları bölgesinde olduğuna karar vermişti. Ama araştırma bitmedi. Bu bölgedeki en doğru alanı bulabilmek için Amazon dan Yeni Gine ye kadar olan bölgedeki tüm bahçeleri, milli parkları araştırdılar. Sonunda aradıkları bölgeyi ve kelebekleri buldular.
Örneğin A harfi sadece Uzak Doğu ülkelerinden Bhutan'da yaşayan bir kelebek türünün kanatlarında bulunuyor. Z harfini ise Güney Amerika ülkesi Peru'da yaşayan bir kelebek türünde bulmuş.
Doğadaki tüm dizayn elementleri arasında "O"harfi, yani daire, sıfır ya da göz, en sık rastlanan harfti... Özellikle kanadında göz şeklinde bir tasarım olan kelebekler düşmanları bir anda korkutmak için kanatlarını açıyor ve onlara bir çift göz sana bakıyor imajını veriyordu. Simetrik olan harfler "C," "D," "I, "L," "M" ve "O" bulması nispeten kolay olan harflerdi. Ama asimetrik olanlar, özellikle, "B," "H," "K," "Q," "T," ve "X," çok zordu.
Omega-3, derin deniz balıklarında bol miktarda bulunan bir yağ
asididir. Yapılan ilk araştırmalar, Eskimo'ların kalp hastlalıklarına,
insanı şaşırtacak kadar az düzeyde yakalanmasının, sürekli derin
denizlerden gelen; yani Omega-3 bakımından zengin balıklarla
beslenmelerinin neden olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik günümüzde
...Omega-3'ün aşağıda belirtilen birçok alanda da sağlığımıza yararlı
olduğu bilinmektedir...
BEBEK VE ÇOCUKLARIN GELİŞİMDE
*Omega-3 yağ asitlerinin, beyin gelişimi ve sinir hücrelerinin
yenilenmesinde rol oynadığı sonucuna ulaşılmıştır. Yapılar araştırmalar,
düzenli Omega-3 kullanımının IQ seviyesini 4 puan artırdığını ve
problem çözme yeteniğini geliştirdiğini göstermektedir.
*Öğrenme bozukluğu, sakarlık ve zayıf koordinasyon problemlerinde
düzelmeler gözlemlenmiştir.
*Omega-3 alımı, bebeğin görme duyusunu daha çabuk geliştirir.
*Alerjik hastalıklarla-astımdan korunmada ve tedavisinde önemli rol
oynar.
*Bebeğin uykusunu düzenler ve daha iyi uyumasını sağlar.
KADIN SAĞLIĞINDA
*Omega-3 yağ asitleri, hipertansiyon, menopoz problemleri, menopoz
sonrası osteoporoz ve göğüs kanserine karşı korunmaya yardımcı
olabilmektedir.
*Gebelik ve emzirme döneminde Omega-3 alınması, bebeğin beyin gelişimini
destekler.
*Gebelik sırasında Omega-3 takviyesi, prematüre doğum riskini azaltır.
*Gebelik döneminde Omega-3 alımı, bebeğin doğum ağırlığını
artırabilmektedir.
*Doğum sonrası depresyondan korunmak için Omega-3 takviyesi
önerilmektedir.
*Gebe kalamama problemi yaşayan kadınların, Omega-3 alımına bağlı
hamileliğin oluşması kolaylaşabilmektedir
KALP VE DAMAR SAĞLIĞINDA
*Omega-3 yağ asitleri, koroner kalp hastalığı riskini azaltabilir.
*Omega-3 yağ asitleri, kalple ilgili ani ölüme yol açabilen ritm
bozukluğu riskini azaltır.
*Omega-3 yağ asitleri, ani ölüm riskini %40-50 oranında azaltmaktadır.
*EPA+DHA, trigliserid ve total kolesterol düzeylerini düşürebilir.
*İyi kolesterol olarak bilinen HDL düzeylerini yükseltebilir.
*Amerikan Kalp Derneği, sağlıklı bireylerin günlük yaklaşık 300mg
Omega-3 almasını, koroner kalp hastalarının ise yaklaşık 1 gr (EPA+DHA)
almasını önermektedir.
ZİHİN SAĞLIĞINDA
*Omega-3 yağ asitlerinin, beyin gelişimi ve sinir hücrelerinin
yenilenmesinde rol oynadığı sonucuna ulaşılmıştır.
*Omega-3 kullanımı, öğrenmeyi kolaylaştırır.
*Omega-3 yağ asitleri, insanların hafızasını ve konsantrasyonunu
geliştirebilir.
*Omega-3 yağ asitleri, depresyon tedavisine destek verebilmektedir.
*Omega-3 tüketimi tüketiminin artması, Alzheimer hastalığı riskini
azaltmaktadır.
*Omega-3 yağ asitlerinin, saldırganlık üzerine sakinleştirici etkisi
olduğu belirlenmiştir.
*Omega-3 takviyesi, şizofreni hastalarında görülen birtakım belirtilerin
azalmasını destekler.
EKLEM SAĞLIĞI VE ROMATİZMAL HASTALIKLARDA
*Omega-3, ağrı, eklemlerde şişlik, fonksiyon kaybı gibi belirtilere
neden olan şiddetli enflamasyonu engellemektedir.
*Günde 3g Omega-3 alımı, 12 hafta sonra eklemde şişlik ve eklem
hassasiyetini azaltabilmektedir.
*Günde 3g Omega-3 kullanımı, romatoid artriti olan hastaların sabah
katılığında anlamlı azalmalar sağlamaktadır.
*Omega-3, kıkırdağı yıkıma uğratan enzimlerin aktivitesini inhibe eder,
enflamasyona neden olan vücut içi maddelerin üretimini artıran bazı
enzimleri ve enflamasyonu çoğaltan bazı faktörleri engeller.
ZİHİN SAĞLIĞINDA
*Omega-3 yağ asitlerinin, beyin gelişimi ve sinir hücrelerinin
yenilenmesinde rol oynadığı sonucuna ulaşılmıştır.
*Omega-3 kullanımı, öğrenmeyi kolaylaştırır.
*Omega-3 yağ asitleri, insanların hafızasını ve konsantrasyonunu
geliştirebilir.
*Omega-3 yağ asitleri, depresyon tedavisine destek verebilmektedir.
*Omega-3 tüketimi tüketiminin artması, Alzheimer hastalığı riskini
azaltmaktadır.
*Omega-3 yağ asitlerinin, saldırganlık üzerine sakinleştirici etkisi
olduğu belirlenmiştir.
*Omega-3 takviyesi, şizofreni hastalarında görülen birtakım belirtilerin
azalmasını destekler.
Kadınlarda idrar tutamama durumu nasıl oluşur? İdrar kaçırma hastalık mıdır? Özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan ‘idrar kaçırma’ sorunu kadınların sosyal hayatlarını olumsuz etkiler. Öksürürken, hapşırırken, hatta gülerken idrar kaçıran kadınlar psikolojik sorunlar yaşamaktadır.
İdrar Kaçırma Sorunları Nasıl Oluşur?
İdrar kaçırma sorunları, çoğunlukla orta yaşta görülen bu sorun, bazen zor doğum yapmış vajinada yırtıklar olmuş, pelvis tabanı yırtılmış genç kadınlarda da görülebilir. Hafif, orta ve şiddetli olarak üç şekilde görülebilir.
Hafif İdrar Kaçırma;
Öksürme, hapşırma, gülme ve ıkınma gibi karın içi basıncının arttığı durumlarda görülür.
Orta derecede; merdiven çıkma, yürüme ve ayağa kalkma gibi durumlarda ortaya çıkabilir. İleri derecede ise seyrek de olsa ayaktayken bile eforsuz idrar kaçırma vardır.
Şikayetin derecesine göre tedavi planlanır. Örneğin, hafif idrar kaçırma vakalarında önce mesane ve pelvis tabanı egzersizleri ile adalelerin ve sfinkterin güçlendirilmesine çalışılır.
Menopozdan sonra başlangıçta hafif olan idrar kaçırma şikayetleri ostrojen hormonunun azalmasıyla birlikte gittikçe artar. Bu tür hastalarda tedaviye ostrojen hormonunu da ilave etmek gerekebilir.
İdrar kaçırma bir sağlık sorunu olduğu gibi sosyal yaşamı kısıtlayan bir sorundur.
Aynı zamanda sürekli ped kullanmak, beklenmedik anda meydana gelen ıslaklıktan utanmak ve idrar kokusu kadınları sosyal ve psikolojik açıdan da zor duruma sokar. Sürekli kullanılan pedler, tahrişe neden olup pişikler oluşmasına yol açar. Ped kullanma zorunluluğu kıyafet seçmekte sorun yaratabilir.
İdrar kaçırma korkusu cinsel hayatı etkileyebilir. İster vajinal yolla olsun, ister batından yapılsın idrar kaçırma ameliyatlarının yüzde 30 kadar nüks veya başarısızlıkla sonuçlanma ihtimali vardır.
Genellikle bu tür şikayetlerin oluşmasında vajinal yolla yapılan doğumlar nedeniyle pelvis tabanının esnekliğini keybetmesi sebep olarak gösterilmekteydi. Fakat yapılan araştırmalar, sezeryanla doğum yapanlarda da yaşlılıkta, perine tabanının gevşemesi ve idrar tutamama şikayetlerinin olduğunu göstermiştir. Koruyucu olarak genç yaşlardan itibaren düzenli olarak egzersiz yapmak ve pelvis tabanını güçlendirmek ve gerekirse yaşlılıkta östrojen kullanmak genellikle iyi sonuç vermektedir.
Kadınlarda idrar kaçırma sanıldığından daha fazladır. Fakat genellikle yaşlılar utandıkları için bu sorunu yakınlarından gizlerler ve meseleyi kendi kendilerine halletmeye çalışırlar.
Gençlerde ise hafif idrar kaçırma çok sık olmadığı takdirde üzerinde durulması gerekmeyen ve doktora gitmeye lüzum görülmeyen bir sorun olarak algılanır.
Halbuki, baştan itibaren alınacak önlemlerle yaşlılıkta sorunun daha da büyümesi önlenmiş olacaktır. Başlangıçta ufak bir operasyonla düzeltilebilecek olan durum, daha sonra daha büyük bir operasyonla rahim alınmasına kadar varan durumlara yol açabilir.